Rüyâsında en müşfik hâliyle kadını gördü.
Adam hafızasının eski bir mekânında, lisedeki bir derslikte, uğuldayan bir sınıf kalabalığıyla çevriliydi. Kadın ise aniden adamın yanı başında belirdi. Oysa kadın, adamın kişisel tarihçesinin o bölümünde bir özne olarak henüz yer almıyordu. Belki de kadının o dönem için ideal bir form, cilalı bir fetiş nesnesi, romantik bir imaj olarak adamın zihnindeki dolaylı varlığından söz edilebilirdi. Bir ihtimal, adam, ilk gençlik döneminde farkında olmadan kadını düşlemişti. Rüyâ anakronikti; tarih, bir nehir gibi yatağında akmıyor; geçmiş ile geçmişteki geleceği bir araya getirerek burgaçlanıyordu. Kadın rüyâya her nasılsa dâhil oldu ve adam, kadının yanında terlememek için direndi; başını ondan taraf çevirmeye utandı ve doğal davranmak için doğal olmayan bir çaba sergiledi.
Kadının neden geldiğini biliyordu. Kadın, ona bir şans verme düşüncesini değerlendirmek, yani adamın tekrar sınanmaya lâyık olup olmadığını tartmak için gelmişti. Kadın, bilmecesi doğru cevaplandığı takdirde kahramana geçiş izni verecek bir sfenksti ama önce kahramanın zekâsını yeterli görmeliydi. Adam, Ödipus olduğunu kanıtlamalıydı ki sfenks ona bilmecesini sorsun. Adamın yegâne isteği de buydu: sınanmaya hak kazanmak. Çünkü kadını hüsrana uğratmıştı, suçluydu ve suçuna kefaret olarak tekrar sınanmak istiyordu. Kadın ise böyle bir lütufta bulunmadan önce emin olmalıydı. Adamın kararlılığı ancak kadının izniyle ispatlanacaktı. Adam, suçunu bir daha tekrarlamaması gerektiğinin bilincindeydi, kadın ise tekrar hüsrana uğramak istemiyordu.
Kadın adama dair soruşturmasını ancak adamın rüyâsında yürütebilirdi. Rüyâ, bir mekân olarak zamanın çarpıtılabilmesine imkân tanıyordu. Kadın, adamın geçmişine; hata bile yapamayacak kadar çekingen ve nahif ama yine de yakıcı bir arzuyla dolu olduğu toyluk dönemine gitmişti. Adam, henüz sınanmadığı için muhatap kabul edilemezdi; öyleyse kadın, adama kefil olacak birilerini bulmalıydı. Adamın çevresini kuşatan öğrenci kalabalığı kadın tarafından sorguya çekilirken adam yalnızca bekledi. Yapacak bir şeyi yoktu, hamle sırası henüz ona geçmemişti.
Adam, rüyadan uyandıktan sonra kadının yüzünü hatırlamayı denedi ancak pek başaramadı. Kahrolasıca bir mahcubiyet, kadının yüzüne bakmasını engellemişti. Gözleri ise hatırlıyordu. Kadın çatık kaşlarla gelmişti; ayıplarcasına adama bakmıştı ve bakışları, sitemle ağırlaşmıştı. Kadının saçını da hatırlıyordu: Bu sefer kızıl değildi, koyu kestane rengiydi ve balık sırtı örgülüydü. Bu rüyâyı beceriksizce anlatamazdı, layığıyla betimlemeliydi. Kadın bir gün gerçekten de gelirse ona sunabilmeliydi.
Yorum bırakın