Nişan Yüzüğü

“Shramta pehit moviyare şens sadzebnada…”

            Sürüsünden geri kalmış ve göçünü tamamlayamadan yere çakılmış bir turna ölüsü kadar ağırdı, cebimde taşıdığım yüzük. Sâkıt bir iddia yahut mağlup olunmuş bir meydan okuma. İşaret ve başparmağım arasında döndürüp durduğum gümüş bir çember. Gözlerim alıştığından mıdır yoksa odayı karanlık bastığından mı bilmem ancak ışıltısı kaybolmuştu. Saatlerdir iki parmağımın arasında tarttığım yüzüğü inceliyordum. Geçmişe dönüyor, geçmişten bugüne kadar geliyor; geçmişi tüketiyor ve tekrar başa sarıyordum. Başlangıç noktam hep değişiyordu. Hafıza yolcuğumu bazen Gülce’yi ilk gördüğüm andan, bazen Gülce ile tanıştığım günden ve bazen de Gülce’nin ilk kez koluma girdiği akşamdan başlatıyordum. Oysa varış noktam hep aynıydı ve onu değiştirmeye muktedir değildim. Bozkırın göbeğine kurulmuş bir şehirde başlayan hikâyemiz, denize doygun bir şehirde sona ermişti. Sevdamızı bir kurdeleyle düğümlediğimiz yüzükler orada çıkarılmış ve bir daha takılmamıştı.

***

Taş döşemeli kıvrım kıvrım sokaklarda yan yana yürüyorduk. Kollarını kavuşturmuştu, yüzünde bir daha çözülmeyecekmişçesine donuk bir ifade vardı. Adımlarımın hızı bu sefer onunkilere eşitlenmişti. Ona ayak uydurmaktan başkaca çarem yoktu. Daha önceleri, çok hızlı yürüdüğüm için beni sürekli uyarmıştı ve ben de her seferinde muzır bir tebessümle başımı sallayıp yavaşlamıştım. Ancak bu sefer onun önüne geçemezdim. Önüne geçtiğim ve karşısında dikildiğim son sefer, bir ayrılık hükmü infaz edilmiş; avucuma hınçla fırlatılmış yüzükle afallamıştım. Toprağı elektriklendiren akkor bir yıldırım gibi kalbimi bir anlığına yoklayan şokla sarsılmıştım. Kendime geldiğimde yaptığım ilk iş onun peşine düşmek oldu. O, sükûnette bulduğu tanrısından ayrı düşmemek için söze meyletmeyen bir aziz gibi suskundu. Ben ise tövbe edemeyecek kadar mahcup bir günahkâr kadar sessizdim. Birbirine paralel sessizliklerimizle yan yana yürüyorduk. Cızırdayan hoparlörlerden yaklaşan fırtınaya dair uyarılar yankılanırken biz sadece yürüyorduk. Sokaklar tenhalaşmıştı. Kırçıl bulutlar tepemizde çöreklenirken ve köpüren dalgalar ufuk çizgisini silip süpürürken biz saatlerce yürüdük. Göğün saçaklarında bir fırtınanın yükü vardı, benim omuzlarımda ise Sisifos’un kayasından kopup yuvarlanmış bir ağırlık – çaresizlik.

Bakışlarımla Gülce’yi arada bir dürtsem de karşılık almaktan ümidi kesmiştim. Saatlerdir yürümekten dolayı yüzü al al olmuştu ve yarım açık ağzından hızlı hızlı soluyordu. Biliyordum ki nihâyetinde yorulacak; yürüyüşünü tamamlayacak ve son bir defa benimle göz göze gelip beni hayatından bütünüyle çıkaracaktı. Bana dair sonraları hatırlayacağı ilk şey de kuşkusuz o son yüz ifadem olacaktı. Bir iddia ve meydan okumaydı onunla ilişkimiz. Şahitlik ettiğimiz tüm o bayağı ve yoz birlikteliklere karşı, hakikî türden sevgiyi sunacağımıza dair büyük bir iddia. Kötü temellenmiş evliliklerin içi kof ve sadece alışkanlıklara dayalı bürokratik ölgünlüğüne bir meydan okuma. Ve şimdi, dünyanın hâlleri bizi alt etmişti. Yenilgimizi benden önce Gülce fark etmişti, ben ise hâlâ kurtarılabilecek bir noktada olduğumuza inanıyordum. Eğer çözülecekse kendiliğinden çözülmeliydi bu düğüm. Hiçbir söz; itiraz, itiraf, sitem ya da “lütfen” çözemezdi. Gülce’nin adımları yavaşlamıştı, kavuşturduğu kolları gevşemişti ve donuk yüzüne bir ifade, anlayışın ifadesi olan bir tebessüm yayılmıştı. Bir neticeye vardığı belliydi.

Hafif bir meyille caddeye çıkan sokağın ortasında durduk. Bana döndü. Bir elini paltosunun cebine soktu ve diğer eliyle yüzüne düşmüş bir tutam saçı geriye itti. “Buraya kadar gelmen gerekmezdi. Kendini yordun. Nasılsa –” Evet, hiçbir şey değişmeyecekti. Devam etmesine izin vermedim: “Yalnızca sana eşlik etmek istedim.” Gülce’nin yorgun düşmüş bir kamçı misali bakışları artık bana zulmetmiyor; bilâkis saklamaya çalıştığı bir parçacık şefkati, açtığı yaralara merhem olarak sürüyordu – son bir iyilik. Müziğin değiştiğine, yumuşadığına ve trajik bir son değil, dramatik bir son vaat ettiğine emindim. Elini bana uzattı: “Hoşça kal Ayhan, benimle yarıda bıraktığını dilerim ki daha iyi biriyle tamamlarsın…” Hislerin yoğun baskısına son bir dirençle ket vurup elini hafifçe kavradım. “Yarım kalması mesele değil, Gülce. Sen burada bitirdin, ben kendi payıma sürdüreceğim. Senin doldurmayacağın boşlukları ise öylece bırakacak, muhafaza edeceğim.”

Gülce belki bir tebessüm lütfederdi ancak etmedi. Onun hakkıydı bu elbette. O, ardında bıraktığı sevdadan habersiz insanların telaşesinin içine, caddeye doğru yürüdü. Ben ise geride kaldım.


Yorum bırakın