O Gün Eldivenlerim Yoktu

Beni çağırmadın ve dahası, senin için yola çıkmama gerek olmadığını belirterek endişemi yatıştırmak istedin. Sana kalsa altı üstü yalnızca biraz bitkindin, belki de hastaydın ve ikide bir “Ne var bunda canım?” diyordun. Oysa kısacık telefon konuşmamızda; sıkıntını bastıramadığın, sesinin titremesine engel olamadığın an ben bunu bir davet saydım. Yanında olmam gerektiğine dair bir işaret, örtük bir çağrı ve teslim olacağım bir buyruktu bu. Ayarlayabildiğim en erken saatteki otobüse bilet aldım; alelacele hazırlanıp ev ahalisine kısa bir açıklama yaptıktan sonra yola çıktım. Damarımda gümbürdeyen bir telaş, bana kendini açmaktaki tereddüdün karşısında bir sitem ve kendimi teskin etmek için yol boyu arada bir tekrarladığım “La havle…” ile sabaha karşı Ankara’ya vardım.

            Şehrin yakasını asla bırakmayan o müzmin sabah ayazında apar topar bir dost evinin kapısını çaldım. Uyku mahmuru gözlerle bana bakıp “Hayırdır abi? Hangi rüzgârdır o?” diye soran adama izah ettim: “Mirim, sefer düştü, geldim. Müsaaden varsa birkaç saat içeride oturayım.” İçeri buyur edilince bir köşeye geçip beklemeye koyuldum. Ben daha yola çıkmadan evvel uyumuştun ve uyandığında hazır bulunmak için nöbet tuttum. Sabahın erken saatlerinde senden haber alınca içim ferahladı fakat yine de emin olmalıydım. Mirim yan odada uyurken evden ayrıldım ve önce bir lokantada senin için sıcak bir çorba hazırlatıp sırtımda çantam ve elimde poşetle evinin önündeki parkta bir banka oturdum. Ayaz henüz kırılmamıştı ancak yüreğim şimdiden tütmeye başlamıştı. Seni görmek alışılacak bir şey değildi, her zaman heyecanlanacak bir şeydi ve göğsümdeki kısrak dizginlenemiyor; şaha kalkıp duruyordu. O dizeleri de işte o vakit yazıverdim:

Yoktun ve uyuzlandı sol yanımdaki kısrak.

Yoktun, kor demirden nallar eşeledi toprağı.

Konuş, yasaklansın baharsız düşen her yaprak.

Konuş ve silinsin atımın terinden sakağı.

            Öyle bir geldin ki çok sonraları gelişini şöyle betimleyeceğimden emindim: Kadın geldi ve gelişi, Rabbin inayetine mazhar bir kavmin topraklarındaki on yıllık kuraklığı bitiren yağmura eşti. Saçının ışıltısı sönmüştü, gözaltların mora çalmaktaydı, benzin sararmıştı ve sen, kıyas kabul etmezcesine güzeldin. Bitkin ve uğraşsız hâlinin en karşı konulmaz cazibeni taşıdığını asla kabul etmezdin ama ben de bunu ifade etmekten hiç geri kalmazdım. Yanıma oturduğunda ellerin paltonun ceplerindeydi ve ben, ellerinin dışarıda olmasını tercih ederdim. Hele bir erkeğin yüreğini sökmekte mahir ve şimdi yorgun olan o pençelerin avuçlarımın içinde olması… Oysa o gün eldivenlerim yoktu, ellerini daha da üşütmeye razı olamazdım. Bir aralık anladım ki senin ellerinin ısıtılmak istenmesine karşılık benimkiler nasipsizdi. Nasipsizliğimin yegâne tezahürü bu değildi ancak o an için sadece buydu. Birkaç dakikalığına efkâra daldım.

            Seni mahcup ettiğim için bir parça sitem ve yine de samimiyet içeren bir tonda sordun: “Neden zahmet ettin?” Ama beni anlamalıydın, bu soruya başka nasıl yanıt verebilirdim: “Gülüm, zahmet dediğin yabancıya olsun, beni bu denli kendinden uzak tutma. Senin tutumunu, tavrını bilsem de bir noktada gücenmeden edemiyorum.” Gayriihtiyari sıktığım yumruğumu fark ettiğini, damarıma bastığın için bir parça pişmanlık duyduğunu görünce kendime kızdım. Sana açık etmek istediğim hislerden biri asla öfke değildi. “Sana çorba getirdim. Sen şimdi eve dön, çorbanı iç, güzelce dinlen. Ben seni gördüm ya, rahatladım. Ancak bir dahaki görüşümde yine bu kadar solgun olursan tersine döner işler.” Mahcubiyetinden hafifçe kızaran yanakların ve yüzündeki donukluğu usulca fetheden tebessümün için minnettardım. Teşekkür ettin ve kalktın, sen gittikten sonra ne yapacağımı merak ettin.

            Seninle vedalaştım, kalktım ve uzaklardaki başka bir parka gittim. Beni ayaklarım oraya götürdü, aklım değil. Aklım bambaşka yerlerdeydi, başımda hiç değildi. Neden sonra benim durumumdaki başka bir adamı aramaya başladım. Önce muhitteki diğer parklara, sonra ikindi vaktine değin gidebildiğim kadar çok parka uğradım. Elbette ahvali benimkine denk birine rastlayamadım. Eğer öyle bir adamı gözüme kestirseydim izleyecektim, bakalım eldiveni var mıydı ve şayet eldiveni yoksa ellerini ısıtabiliyor muydu? Ben mi bu şehrin ayazına tedbirsizdim yoksa benim gibi adamların elleri hep üşür müydü? En nihâyetinde, merakım dinmemiş hâlde başladığım yere döndüm. Sen hâlâ evindeydin, dışarı çıkmanı da zaten bu şartlarda istemezdim. Saatler önce seninle oturduğumuz bankta bir başıma ne kadar oturdum hesaplamadım ama güneş batmaktaydı ve ben bir müddet daha beyhude oyalandım. Bir türkü dilime yerleştiğinde ise artık dönme vaktinin geldiğine ikna oldum:

“Saatim gün geçer, her günüm aydır.

Üç yüz altmış beş günüm de yandı ha yandı!”

            Ankara’da daha fazla duramazdım, keza bu şehri bir kez terk etmiştim. Sen geride kalandın ve ben, sadece senin sesindeki bariz sıkıntıyı gidermek amacıyla gelmiştim. Otogara doğru yol aldım. Gürüldeyerek akan caddelerdeki kalabalıktan sıvıştım. Ne seninle aramızdaki ilişkiye dair bir muhasebe ne de herhangi bir düşünce vardı kafamın içinde.

            Peronlardan birinde dönüş otobüsünün kalkış saatini beklerken elindeki pazar çantasıyla etrafa bakınan satıcı teyzeye dikkat kesildim. Gülümsemeden edemedim. Hemen teyzenin yanına gittim ve cüzdanıma davrandım: “Teyzeciğim, siz bu parayı kabul edin, ben almayacağım ama benim yerime başka bir genç adama bu eldivenlerden verirsiniz, olur mu? Teyze “Tabii oğlum” dedi, hâlinden memnundu. Teşekkür ettim, ben de hâlimden memnundum.

  • 28 Aralık 2025
  • Kâğıthane


Yorum bırakın